ELVEDA MEDİNE


(25 Aralık 2006 – Medine)

Evlada sevgilinin diyarı, evlada güzel şehir, evlada Uhud, evlada Baki mezarlığı, evlada güzel insanların yurdu, evlada Efendimin diyarı, evlada Medine.

Gözüm yeşil Kubbe’de, gönlüm Allah Resulünde. Bedenim ayrılıyor ama gönlüm burada. İnsan buraları terk etmek istemiyor ama ne çare ayrılıyoruz. Ayrılık çok zor! Kendimi teselli ediyorum tekrar geleceğim diye. En kısa zamanda gelmek üzere ayrılıyorum.

VE AYRILIK VAKTİ, SON SELAM

(25 Aralık 2006 – Medine)

Bugün Medine’de son günümüz. Yatsı namazını müteakip Medine’den, Allah Resulünün misafirliğinden ayrılacağız. Yatsı namazı ile kırk vakit namazı tamamlamış olacağız.

……


Ve son kez selamda, Allah Resulünün huzurundayım. Veda vakti artık! Bedenim için veda edeceğim ama ruhum burada, Allah Resulünün yanında.

Salat ve selam sana ey Allah’ın Resulü…


Bu Selam başka selam. Niçin herkes ağlıyor, yoksa onlarında mı son selamı. Ayaklarım gitmek istemiyor, ayrılmak istemiyor gönlüm buradan…

İLK SEÇİM YERİ VE İLK HALİFE


(24 Aralık 2006 – Medine)

Medine’nin tarih kokan sokaklarında dolaşıyorum. İlk durağım Hz. Ebu Bekir Efendimizin r.a. halife seçildiği yer. Burası Mescidi nebevinin batısına düşüyor. Ve mermer olmayan tek toprak parçası. Burası bir park ve yemyeşil, bu yeşillik sizi seçim anına taşıyor.

Peygamberimizin irtihali üzerine halifeliğin önemini bilen sahabeler bir an bile vakit kaybetmeden halifelerini seçmişlerdi. Tüm sahabe biat etmişti Hz. Ebu Bekir r.a. Efendimize. Bugün bizse başsız ve biatsiz bir o tarafa bir bu tarafa savrulup gidiyoruz.

EDEP ÖRNEĞİ ŞAİR

(23 Aralık 2006 Medine)

Tarih sayfalarında Peygamber efendimize karşı edebin güzel bir örneğini buluyorsunuz. Bu örnek peygamber aşığı bir ecdadımız, şair Nabi.

Osmanlı Medine’ye bir sürre alayı gönderir. Alayın başında bir paşa vardır. O günün şartlarında yolculuk çetin. İnsanın yorulmaması mümkün değil. Paşa da yorulmuştur ve Medine yakınlarında konakladıklarında uzanarak yatmıştır. Fakat ayaklarının geldiği yön Medine yönü, yani Efendimiz Kabri şerifi tarafıdır.

Bu durumu gören şairimiz Nabi üzülür. Bu hareketin yanlış olduğunu düşünür ve gönlünden diline şu mısralar gelir.

Sakın terk-i edepten kuyi mahbub-i Huda’dır bu;
Nazargahı ilahidir, makam-ı Mustafa’dır bu!

Murat-ı edep şartıyla gir Nabi bu dergaha,
Metaf-ı kudsiyandır, busegah-ı enbiyadır bu!


Daha sonra bu şiiri duyan paşa Nabi’ye çıkışır.

Gece istirahattan sonra seher vakti yola koyulurlar ve sabah ezanları ile Medine’ye girerler.

Minarelerde bir kaside okunmaktadır. Kasideyi dinlediklerinde Nabi’nin şiiri olduğunu farkederler. Paşa müezzine sorar, nedir bu okuduğunuz? Müezzin Peygamber Efendimizin bu kasideyi gece rüyasında kendisine öğrettiğini, Nabi isimli bir ümmetinin geleceğini haber verir ve Nabi’yi kendi şiiri ile karşılamasını söyler.

Nabi peygamberimizin kendisine ümmetim diye bahsetmesi karşısında kendinden geçmiştir. Peygamber Efendimizin yıllar sonra kendisine ümmetim demesi çok güzel olsa gerek.

EDEP YAHU!...

(22 Aralık 2006 – Medine)

Büyüklerimizin “illa edep illa edep” sözünün anlamını burada daha iyi anlıyorum. Anne babamın küçük yaşlarda bana kazandırmaya çalıştığı edebin önemini çok daha iyi anlıyorum. Her işin başı edep!

Farklı tenden, farklı ülkeden, farklı mezhep ve farklı bilgi seviyesinden binlerce insan var burada. Mescidi Nebevide oturuyoruz. Kemali edep ile diz çöküp Allah Resulünün mescidinde, O’nun misafiri olduğumuzu hatırımızdan çıkarmadan oturuyoruz. Ev sahibine karşı bir kusur işlemekten son derece sakınıyor, iyi bir misafir olmaya çalışıyoruz.

Herkesin aynı bilinçte olmadığını görüyoruz. Bizler mescidi Nebevide ayaklarımızı uzatıp asla oturmuyoruz. Ayaklarını edebe mugayir bir şekilde Allah Resulünün kabrine veya kıbleye uzatan insanlar gördüğümüzde yüreğimiz burkuluyor. Bu güzel mekânda bunlar olmaz diyoruz. Anne babamızın yanında bile ayağımı uzatamazken burada olmaz diyorum. Fakat onları kınamıyor, onlara dua ediyorum bu hatalarından vazgeçsinler diye.

Ya mescidde yüksek sesle konuşanlar. Rabbimizin “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” emri ilahisi aklıma geliyor. Bu ayet geldiğinden sahabeden Sabit b. Kays yüksek sesli bir insan olduğu için mescide bir süre gelmemişti. O güzel insanların hassasiyetini bizimde yakalamamız gerekir.
Burası kemali edebe riayetin en fazla gösterileceği yer olması gerektiğini düşünüyorum.

ALLAH RASULU BİZİ DUYUYOR.

(21 Aralık 2006 – Medine – Mescidi Nebevi)

Mescidi Nebevi de bulunduğumuz sürece gönlümüz sürekli peygamberimizin huzuruna çıkmayı arzu ediyor. Çok kalabalık olduğu için ölçülü bir şekilde selama giriyoruz. O’nun huzurunda kemali edeple ile duruyor ve salât ve selam ediyoruz.

İslam kaynaklarından öğrendiğimiz kadarı ile mezarında bulunan insan hayattaki insanların konuşmalarını duyar. Bu sebeple o mekânda boş şeyler konuşmuyoruz. Gönlümüzü ve bedenimizi her an O’nun ile imiş gibi tutmaya çalışıyoruz. Ve yine biliyoruz ki Peygamber Efendimiz verilen her selamı alır ve karşılık verir. Ben duyamıyorum ama biliyorum ki Allah’ın veli kulları var bu selamı duyan.

İmanı tam, ibadeti eksik bir kul olarak O’nun güzel sesini duyamayacağımı biliyorum. Ama selamdan geçerken kendinden geçen insanlara yakın durmaya çalışıyorum. Zira bu büyük nimet karşısında onlarda heyecanın fiziksel değişimi kardeşlerimde görüyorum. Adeta ben de buradayım dercesine gözü yaşlı insanların yanına sokuluyorum. Ve tüm vücudum bu manevi ortamı hissediyor.

Gözlerinizin yaşını tutamıyorsunuz. Etrafınızdaki her insan sevgilinin huzurunda ağlıyor. Belki onlar Allah Resulüne kavuştukları için sevinç gözyaşı döküyor, ama ben O’na hakkı ile ümmet olmadığım, O’nun sünnetine sahip çıkamadığım için ağlıyorum. Yüzüm yerde, kaldırmak ne mümkün, mahcubum!

Affet ya Resûlullah!

SÜREKLİ ÖĞRENİYORUM

(20 Aralık 2006 – Medine – Mescidi Nebevi)

Mescidi Nebevi de namaz kılabilmek için erken gelmek gerekiyor. Zira çok kalabalık, bu kalabalıkta yer bulmak zor oluyor. Vakit akşam namazı vakti, beklerken akşam ezanı başlıyor. Burada ezanlar bir başka güzel. Huşu ile dinliyoruz. Bizler kamet beklerken bazı insanlar kalkıp namaz kılıyorlar. Bense oturuyorum.

Sonradan öğreniyorum ki bu insanlar tahiyyatül Mescid namazı kılıyorlar. İlim ehli bir hocamdan Peygamber Efendimizin ezan ile kamet arasında namaz kılınmasını buyurduğunu öğreniyorum. Bu uygulama ile cemaate yetişmek mümkün oluyor. Çok doğru bir uygulama olduğunu görüyorsunuz.

Bu durum karşısında bir kez daha ne kadar cahilim diye düşündüm. Bu büyük kongrenin bana öğreteceği çok şey var sanırım. Yaşamayı ve yaşatmayı, benzerlikleri ve farkları burada öğreneceğim.

Bu benim için bir eğitim kongresi olacak. Hem de görsel bir eğitim. Tüm güzellikleri ve farlılıkları görebileceğim.

Benzerliklerimi görerek İslam ümmetinin ne kadar ortak yönü olduğunu görüyorum. Renkleri farklı insanlarla ile aynı yaşamı aynı şekilde paylaşmak çok güzel bir duygu.

Farklılıkları görerek, onları kabullenmek ve İslam’ın zenginliğini hissetmek, hoş görü duygularımın gelişmesini sağlıyor.

Bu benzerlik ve farklılıklar İslam’ın evrenselliğinin en güzel kanıtı olsa gerek. Bir kez daha bu nimetler için Rabbime hamd ediyorum.

İLK İSLAM ÜNİVERSİTESİ: ASHABI SUFFE

(20 Aralık 2006 – Medine)

Mescidi Nebevide yerleri bugün bile bilinen yerlerden biride Ashabı Suffe nin bulunduğu yer. Burası biraz yüksekçe ve etrafı çevrilidir. Müminler burayı da doldurmuş durumda. Burasını boş bulmak mümkün değil.

Burada oturan sahabe zahiri ve batini ilimde yetişmişlerdi. Bu bölümde oturarak bir anlamda manevi bir yetişme ortamın feyzini bekliyorsunuz. Kendinizi o günlere götürüp, en güzel öğretmenin eğitimine giriyorsunuz.

O kutlu öğretmenin yetiştirdiği güzel insanlardan biride ben olmak isterdim. O güzel insanlar öyle yetişmişlerdi ki, her biri gözde insanlar olmuşlar.

Bunlardan Hz. Ukbe r.a. âlim sahabeler arasına girmişti. Hz. Ukbe, Peygamberimizin zamanında içtihat edebilecek seviyeye idi. Hatta bir defasında Peygamberimiz kendisine müracaat eden iki davalı hakkında hüküm verme işini ona bıraktı. Ukbe:
— Siz daha lâyıksınız yâ Resûlullah! Anam, babam size feda olsun, dedi.

Fakat Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
— Sen hüküm ver!
— Neye göre hüküm vereyim yâ Resûlullah?
— Kendi içtihadına göre hüküm ver. Eğer hükmünde isabet edersen sana on sevap verilir. İsabet etmezsen bir sevap kazanırsın.

Ya Ebu Hureyre r.a. ı hatırlamamak mümkün mü? Genç yaşta kendini Allah Resulünün eğitimine bırakan bir sahabe. Müslüman oluşundan peygamberimizin vefatına kadar Allah Resulünün yanından hiç ayrılmamıştı. Peygamberimize olan sevgisi Efendimizin mübarek dudaklarından çıkan her sözü ezberletmişti. Bu sevgiyi bugün bizler hadis kitaplarında O’ndan gelen rivayetlerin çokluğu ile görüyoruz. Ebu Hureyre r.a. en çok hadis rivayet eden sahabe olması dolayısıyla Peygamber düşmanlarının ilk saldırdığı insandır bugün. Ona saldırarak hadisleri yok saymaktalar, bununla da sünneti inkâra zemin hazırlamaya çalışmaktalar. Ey güzel insan, ey Resul aşığı biz bu müsteşriklerin amacını biliyoruz. Sen bize Efendimizin sözlerini taşıdın, Rabbim senden razı olsun, bizlere de bu güzel sözlerle amel etmeyi nasip eylesin.

GÖNÜL KIBLESİ.

(20 Aralık 2006 – Medine – Mescidi Kıbleteyn)

Medine’yi karış karış geziyoruz. Gezdiğimiz her yer bizi asrısaadete götürüyor. Burası iki kıbleli mescit.

O günlerde Yahudiler “Muhammed ve ashabı kıblenin neresi olduğunu bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik.” gibi laflar yayıyorlardı. Peygamberimiz bu sözlerden çok rahatsız olmuştu.

Bunun üzerine gözlerini göğe dikerek Rabbimizden bir haber bekliyordu. Gönlünden Kâbe’nin kıble olmasını istiyordu. Mekke’de iken rukni yemani ile hacerul esved tarafında kılarak hem Kabe’ye hem de Mescidi Aksa’ya birlikte yönelirdi.

Ve bir gün davete gittiği bir ashabının evinde öğle namazını kılarken vahiy geldi. “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”

Bu vahiy geldiğinde efendimiz namazı yarılamıştı. Namazda iken hemen yönünü Kâbe’ye döndü. Böylece burası iki kıbleli bir yer oldu. Daha sonra müminler buraya bir mescit yaptılar.

Bizde burada iki rekât namaz kılıyor ve o günleri hatırlıyoruz. Vahyin yeni geldiğini düşünerek, Kâbe’ye ilk kez dönüyormuş gibi namaz kılmak insana ayrı bir huzur veriyor.

BEŞ VAKİT CENAZE NAMAZI

(20 Aralık 2006 – Medine)

Burada namazlar çok farklı. Vakit namazlarında farzı kıldıktan hemen sonra, sünneti kılmadan cenaze namazına duruyoruz. Her vakitte mutlaka cenaze oluyor. Bazen birkaç defa kıldığımız oluyor. Yani her vakit ölümü hatırlıyoruz. Ölen insanların kim olduklarını bilmiyorum. Ama çok şanlı insanlar. Cenazeleri Mescidi Nebevi de on binlerce insan tarafından kılınıyor ve Cenneti Baki’ye defnediliyor. Ölümün güzeli bu olsa gerek. Rabbim bana da ölümün güzelini ve imanlısını nasip et. Âmin.

Peygamber Efendimiz güç yetirenler Mekke ve Medine’de ölsünler buyuruyor. Bu kutsal topraklara gelen her müminin arzusudur buralarda ölebilmek. Özellikle Hac ibadetini yapıp temizlenen insanlar arzu ederler Medine ölmeyi. Cenneti Baki’ye defnedilip Peygamber Efendimizin komşusu olmak isterler.

PEYGAMBERİMİZ BANA SALÂT EDİYOR.

(20 Aralık 2006 – Medine – Otel)

Saat gecenin üçü, mescidi Nebeviye gitmek için hazırlık yapıyoruz. O ara gözüme bir kitap takılıyor. Peygamber efendimiz kendisine verdiğimiz selama ve getirdiğimiz salâvatlara karşılık verdiğinden bahsediyor. Ne büyük nimet Allah’ım. 1400 yıl sonra bile O’nun ile konuşma fırsatı verdin, hamd olsun sana.

Aklıma okunan salâvatlardan sonra Rabbimizin bin melek yarattığı geliyor. Ve bu melekler de bize salât ve selam ediyor. Üstelik kıyamete kadar sürecek bir salât ve selam. Allah’ım çok lütufkârsın. Bu günahkâr bedenime ne kadar nimet veriyorsun. Rahmansın, Rahimsin.

Rabbimiz ahzap suresinde “Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salâvat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” buyuruyor. Medine de günlerimiz bu emri ilahi doğrultusunda salâvatlarla geçiyor elhamdülillah.

YÜREKLERİ TİTRETEN MEKÂN: UHUD!

(19 Aralık 2006- Medine)

Uhud’a gideceğimizi duyunca bile bir hüzün kaplıyor içimizi. Seyidi şüheda Hz. Hamza r.a. yı ziyaret etmek heyecan ve hüzün veriyor.

Ve Uhud meydanındayız.

Uhud dağı kırmızı toprağı ile Uhud meydanını gözlüyor. Adeta savaş yeni olmuş ve her taraf şehitlerimizin kanı ile toprak kıpkırmızı olmuş. Kılıç seslerini hissediyorsunuz. O anı yaşıyorsunuz.

O an orada olmak Resûlullah’ı koruyan bir sahabe olmak istiyorsunuz. Orada olmak, Hz. Hamza r.a. ya gelen mızrağın önüne durabilmek isterdim. Zira Allah Resulü O’nun için çok üzülmüştü. İstemezdim Resulümün üzülmesini, istemezdim O güzel insanın ölmesini. Ama O şuan seyyidi şüheda.

Sancağı görebiliyorum, Mus’ab r.a. nın elinde. Bir elinde sancak, bir elinde kılıç. Genç öğretmen, önder insan, şemaili peygamberimize en çok benzeyen insan, artık şehitler kervanında. Vücudunda kılıç darbesi almadık yer kalmadığı halde sancağı bırakmayan güzel insan Allah senden razı olsun.

Bir ses duyuluyor savaş meydanında: Allah Resulü öldürüldü. Mus’ab ra. Yı Allah Resulü sanmışlardı. Bir ses daha duyuluyor: Allah resulü öldü ise siz de diye yaşayacaksınız, kalkın ve ölün. Ve kalktı tüm sahabe, bir kez daha hücum ettiler. Öyle bir hücum ki düşmanı darmadağın etti. Lakin okçular, söz dinlemeyen güzel okçular, yerlerini terk ediyorlardı. Ve hüsran. Kazanılan savaş kaybediliyordu.
Savaş hüzünlü başlamamış mıydı? Peygamberimizi savunma savaşı yapalım demişti. Genç sahabeler, Bedir’e katılmayan sahabeler meydan savaşı istiyorlardı. Meydan savaşına ısrar edildiğini gören peygamberimiz evine girip zırhını giymişti. Zırhını giydiğini ve yüz ifadesini gören sahabeler, Ya Resûlullah senin dediğin olsun diyor ama peygamberimiz “Bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz” diyordu.

Ve peygamber efendimiz savaş meydanında. Büyük peygamber, büyük komutan. Mükemmel bir meydan savaşı projesi belirliyor. Arkasında Uhud dağı, solunda okçular tepesi, karşıda müşrikler. Plan mükemmel, ta ki plana uyulursa.

Ve uymamışlardı. Ordumuz dağılmış, peygamber efendimizin etrafını müşrikler sarmıştı. Bir grup sahabe canla başla efendimizi korumaya çalışıyordu. Ama tek tek şehit düşüyorlardı. Bir kadın sahabe elinde kılıç peygamberimizin bir sağında, bir solunda, bir önünde, bir arkasında. Kocasını şehit vermiş, oğullarını şehit vermiş ama O Allah resulü nerede diyordu. Öylesine bir resul sevgisi vardı ki yüreğinde O’nun için ölmeye hazırdı.

Ve peygamberimizin mübarek dişleri kırılıyor, zaman duruyordu. Allah, Allah… Allah zamanı durduruyordu. Ve ilk kan, yere düşecek olursa Allah yeryüzünü helak edecek. Allah emrediyor. Rabbimiz, “Kulum Muhammed’in a.s. kanı yere düşmeden yetiş” diyordu. Cebrail a.s. o kadar hızlı iniyordu ki neredeyse kanatları yanacaktı. Ve kan yere düşmeden yakalanıyordu. O kan yere düşse idi halimiz nice olurdu. Sevenin sevdiğine dokundunuz mu, seven sevdiği için size dünyayı zindan eder.

KUR’AN’IN İNDİĞİ MEKÂNDA KUR’AN OKUMAK.

(19 Aralık 2006- Menine)

Gece okunan Kuran’ın hazzı ile gündüz okunan Kuran arasında nasıl bir fark varsa, burada bu kutsal mekânlarda okunan Kuran diğer yerlerden çok daha büyük bir haz veriyor insana. Arapça bilmiyoruz ama ruhumuz çok derin anlamlar hissediyor.

Kuran’ın meali okuduğumuzda ise çok daha iyi algılayabiliyorsunuz. Adeta her ayeti okuduğunuzda düşünüyor, Rabbimizin mesajını tefekkür ediyorsunuz.

Rastgele bir sayfa açıp okumaya başlıyorsunuz. Ve ayetlerin bana hitap ettiğini hissediyorum. Daha önce defalarca okuduğum halde ilk kez okuyor, ilk kez duyuyorcasına heyecan veriyor ayetler. Birbirinde güzel ve anlamlı ayetler arasında huzur buluyorum. Burada insanın Kuran’ı elinde bırakası gelmiyor.

Bazen ayetleri okurken o ayeti indiği anı ve olayları hatırlıyor, hayal dünyanızda o ana gidiyorsunuz. Ashabın peygamberimizden ilk kez dinlediği gibi sizde dinliyorsunuz. Hayal dünyanın sizi güzelliklerden güzellikler taşıyor, ruhunuz asrısaadetin engin denizlerinde yüzüyor adeta.

Kuran’ın önemini burada çok daha iyi algılıyorsunuz. Gönlünüzün sadece onunla huzur bulacağını görebiliyorsunuz. Ve dua ediyorsunuz: “Allah’ım beni Kuran’ını sürekli okuyan bir kul eyle. O’nu anlamayı ve O’nun hükümleri ile yaşamayı nasip eyle” demekten kendinizi tutamıyorsunuz.

BEYAZLAR SİYAHLARIN AYAKLARI ALTINDA.

(19 Aralık 2006 – Medine)

Dün olduğu gibi bugün de ırkçılık dünyada kol geziyor. Maalesef benim ülkemde de var. Kendi ırklarının üstün olduğunu, Allah’ın onları diğer insanlardan üstün yarattığını düşünüyorlar.

Kendi rengi dışındaki insanlara değişik gözle bakan insanlar her tarafta var. Rengi ile övünen insanlara Allah yaratılış hikmeti ile cevap vermiş: Siyahî insanlar. Övülen beyazlık onların ayakların altında. Siyahi insanların ayaklarının altı ve ellerinin içi beyazdır. Adeta işte övündüğünüz şey ayaklarımın altında diyorlar.
Bu mekânda her renkten insan var ve hepsini de göz yaşı dökerken görebiliyorum. Niçin ağlıyor bu insanlar? Bunları ağlatan Allah ve Resul aşkından başka bir şey midir? Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanıyorsak bu ayrılık, bu yanlış düşünceler niye? Allah bizi bir ana ve bir babadan yaratmadı mı? Kur’an da Allah yaratılış hikmetimizi anlatmıyor mu?

Rabbimizin, “ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. (Hucurat 13)” emri ilahisini hiç okumadık mı?

Hesap günü Allah rengimize, ırkımıza, ülkemize bakmayacak. Önce ismi Muhammed olanlar, sonra diğerleri hesaba çekilecek ve sadece amel defterlerimize bakılacak. Bu defteri bir Allah bilir, birde sahibi! Allah’ın defterimizi temiz eyle ve sağımızdan ver. Âmin.

GÖZLER ONLARI ARIYOR!

(19 Aralık 2006 – Medine)

Buram buram İslam kokan şehir, Medine. Asrısaadetteki yapı bugün yok ama bu topraklar o topraklar. Akif demişti ya “Toprak diyerek geçme tanı”, işte bu topraklarda peygamber efendimiz ve arkadaşlarının hatıraları var.
Gözlerimizi kapatıp o günkü olayları düşündüğümüzde kendimizi o mekânda, o anda hissediyoruz. Bir fil şeridi gibi olaylar gözümüzün önünden geçiyor. Olayları ve o güzel insanları tek tek hatırlıyorsunuz.

İlk Hz. Ebu Bekir r.a. efendimiz alkıma geliyor. Tüm malını mülkünü hatta üzerindeki elbisesini bile Allah yolunda vermiş ve hasıra bürünmüş halini hatırlıyorum. Ve tüm meleklerin hasıra bürünmesi! Ne güzel insan, ne güzel dost!
Sonra Hz. Ömer r.a. efendimizin peygamberimizin vefatını kabullenememesi geliyor gözümün önüne. Kolay mı en sevgilinin ölümünü kabullenmek. Hz. Musa gibi Rabbimizle görüşmeye gitti gelecek diyordu adil Ömer r.a. Ama gerçek bu değildi. Sonrasında Hz. Ebu Bekir r.a. efendimizin hutbesi…

Hz. Fatıma r.a. geliyor aklıma. En sevgilinin en sevgilisi, resule ilk kavuşan güzel insan. Elleri nasırlı, 26 yaşında bu dünyadan ebedi dünyaya göçen efendimizn can kızı…

Meleklerin bile haya ettiği Hz. Osman efendimiz geliyor aklıma.Bir gün Resûlullah istirahat ediyordu. Bu sırada Hz. Ebu Bekir r.a. içeri girmek için izin istedi. İzin verilip içeri girdi. Resûlullah hiç hâlini değiştirmedi. Sonra babam Hz. Ömer r.a. izin alıp içeri girdi. Yine hâlini değiştirmedi. Uzanmış vaziyette iken onlarla sohbet ettiler. Daha sonra, Hz. Osman r.a. kapıya gelip içeri girmek için izin istedi. Peygamber efendimiz oturdular ve Hz. Osman’ı bu şekilde kabul ettiler.

Hepsi gittikten sonra Hz. Hafsa r.a. annemiz sordu:
- Hz. Ebu Bekir r.a. ve babam Hz. Ömer r.a. içeri girdiklerinde hiç hâlinizi değiştirmediniz. Fakat Hz. Osman r.a. içeri girince, oturdunuz. Bunun sebebi nedir?
Bunun üzerine, “Meleklerin hayâ ettikleri bir kimseden, ben nasıl hayâ etmem” buyurdu.

Cesur ve yürekli insan Hz. Ali r.a. efendimiz geliyor aklıma. Zekasını, bilgeliğini ve cesaretini hatırlıyorum.

Allah’ın kölesi Hz. Bilal r.a. geliyor aklıma. Her vakit ezanla birlikte onu hatırlıyorum. Allah Resulünün vefatından sonra Medine’ye tekrar gelip ısrarlar üzerine ezan okuması ve ezanı tamamlayamamasını hatırlıyorum. Ve insanın boğazı düğümleniyor… Allah Resulü tekrar hayta sanki…

Ve şehitlerin efendisi Hz. Hamza r.a. Peygamberimizin en zor zamanlarında onun destekçisi olmuş yüce insan. Seni hatırlamamak, senin için göz yaşı dökmemek ne mümkün…

Ve diğer sahabeler ve olaylar tek tek gözümün önünden geçiyor, adeta asrı saadeti yaşıyorum. Ve ya Resul bende senin safındayım, müminlerin yanındayım diye haykırıyorum.

VE KAVUŞMAK.

(18 Aralık 2006 – Medine / Mescid-i Nebevi.)

Hasret uçuşu bitti ve buram buram İslam kokan topraklardayız. Allah Resulü Mekkeli müşriklerin zulmünden kurtulmak ve İslam’ı yaşamak ve yaşatmak için Medine’ye hicret etmişti. Bense nefsimin zulmünden kaçmak için buradayım.
Bu makama hediyesiz geldim. Ama çok isteğim var. Zira burada istekler geri çevrilmiyor.

Ve alemler rahmet efendim Muhammed Mustafa a.s. mın huzurundayım.
Beni benden çok düşünen, ümmetim ümmetim diyen gözümün nuru Efendimin mescidindeyim, burası çok kalabalık. Binlerce, hatta on binlerce insan var. Bu kadar
insan arasında selama girebilmek çok çaba gerektiriyor.

Kendimi gönüllerinde peygamber sevgisi ile dolu bu insan selinin akıntısına bıraktım ve artık huzurdayım. Efendimin huzuruna hac dönüşü gelecektim, temizlenip gelecektim, ama olmadı, günahkâr olarak huzurdayım.

Allah’ın rahmeti ve selamı üzerine olsun ey Allah’ın Habibi!
Allah’ın rahmeti ve selamı üzerine olsun ey âlemlere rahmet olarak gönderilen!
Allah’ın rahmeti ve selamı üzerine olsun ey Peygamberlerin efendisi!
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Nebi!
Allah’ın rahmeti ve selamı sana, aile efradına, tüm ashabına, ehl-i beytine ve diğer peygamberlere ve salih kullara olsun.

Ya Resûlullah Rabbimiz Kuran’ında
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.(Nisa 64)” buyuruyor. Dilim varmıyor günahlarımı söylemeye ama işte huzuruna geldim ve Rabbimden bağışlanma diliyorum. Kabrimi ziyaret eden Beni hayatta iken ziyaret eden gibidir buyuruyorsun. Bu aciz ümmetine Mevla’mızdan benim için af diler misin? Şefaat ya Resûlullah!
Allah’ım! Ona yakınlık, yücelik ve yüksek dereceler ver. Onu, vaat ettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır.

Ve sadık halifenin huzurundayım.
Ey sadık insan Allah’ın selamı üzerine olsun. Ey güzel halife Allah’ın selamı üzerine olsun. Ey Peygamber arkadaşı ve sırdaşı selam sana.
Sen Allah resulünü seversin, O’da seni sever. Ne olur bu aciz için peygamber efendimizden af diler misin? Kapına geldim Allah dostu bana yardımcı ol!
Rabbim seni en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

Ve adil halifenin huzurundayım.
Ey emirel mü’minin selam sana. Ey İslam’ı güçlendiren selam sana. Ey putları kıran selam sana. Allah seni en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

VE HASRET UÇUŞU BAŞLADI.

(17 Aralık 2006 – Gökyüzü)

Yola çıkarken Rabbimden bu yolculuğu kolaylaştırmasını istemiştim. Şu an bu duamın kabul olduğunu müşahede ediyorum. Uçuşların çoğu Cidde’ye yapılıyor, biz Medine’ye ineceğiz. Bu 5–6 saatlik otobüs yolculuğunu yapmamak demek. Böylece Medine’ye vardığımızda dinç olacağız. Bedenimin rahatlığı ruhumu serbest bırakıyor, tefekkür etme imkânı buluyorum.

Bu kalkışın inişi Medine, Allah Resulünün evi. Sabah namazında mescidi Nebevi’de olacağız. Yatsı namazını Eyyüb el Ensari’nin yanında kılmıştık, sabah namazını Allah Resulünün yanında kılacağız. Belki nasip olurda cennet bahçesinde kılarız namazımızı, inşaallah.

Allah Resulü Muhammed a.s.’ın misafiri olmaya gidiyorum. Biliyorum misafirliğe eli boş gidilmez. Küçükte olsa bir hediye götürülür. Ama ben aczimi ve ümmetinin selamını götürüyorum.

Ya Resûlullah, Sana hakkı ile ümmet olmadım, sünneti seniyene uyamadım. Yüzüm yok ama başkada gidecek kapım yok. Hani sabahibelerin bir günah işledikleri zaman sana koşup “ben yandım ya Resûlullah” diyorlardı ya işte ben de yandım, birçok günah işledim. Şimdi ferman sen de ya Resûlullah. Boynum kılıçtan ince sana geliyorum. İster kes, ister… Ama ne olur beni ümmetin olmaktan ayırma.

Allah’ım bu yolculukta Resulüne tam bir teslimiyetle bağlanmayı ve O’nun sünnetine uymayı nasip et. Sen her şeye kadirsin Allah’ım.

MANEVİ VİZE EYÜP SULTAN’DAN!

(17 Aralık 2006 – Eyüp / İstanbul)

Bir makama çıkmak için çıkılacak makamın protokol kurallarını öğrenmek gerekir. Öğrenmekte yetmez, randevu almak gerekir. İnanıyorum ki Rabbim çağırdı, böylece randevumuzu aldık. Evine ve Resulüne yakında kavuşacağım.
Eyyüb el Ensari hazretlerini ziyaret etmek istedim. O’nun manevi müsaadesini almak, O yüce makamı ziyaretin adabını sormak istedim. Biliyorum O beni duyuyor, ben O’nu duymasam da.

Ve O’nun manevi huzurundayım. Ey kendini saadet diyarından binlerce km uzaklıktaki bu beldeye İslam’ın ışığını taşımaya gelen yüce insan, selam sana, Allah senden razı olsun, makamını âli eylesin.

Sen nasıl giderdin sevgilinin huzuruna? Sadaka mı verirdin huzura varmadan? Bedenimi hazırladım, ruhumu nasıl hazırlayacağım? Bana yol göster ey güzel insan. Senin güzel arkadaşların hadis kitaplarında o güzel günlerinizi anlatıyorlar. Sen Allah resulü Muhammed Mustafa s.a.v. Medine’ye gelince evinde misafir etmişin. Kimi bilir nasıl sevinmişindir Allah Resulü evine gelince! Misafirlerin en güzelini ağırlamak çok güzel olsa gerek. Ya sonra, ayrılırken üzüldün mü? Üzülmez mi insan! Ama çok uzağa gitmedi. Sende O’nu görmeden uyuyamayanlardan mıydın? Tüm arkadaşların gibi Sen de aşkın zirvesindesindir sanırım. Bu aşk değil mi seni İstanbul’u fethe getiren.

Ey yüce sultan müsaadenle Peygamberimiz Muhammed Mustafa s.a.v mı ve Rabbimin Beyti Kâbe’yi ziyarete gidiyorum? Müsaadenle…

ÖZLEM VE AYRILIK

(16 Aralık 2006 – Sivas – İstanbul uçuşu)

Yılların özlemini bitirmek için yolculuğa çıktık. Kavuşmak, efendime. İlk durağımız Medine. Efendim, efendim, canım efendim.

Ve ayrılık, sevdiklerimden, oğlumdan, annemden, babamdan! Arkada gözyaşı bırakarak yola çıkıyorum. Herkes ağlıyor. Bu ağlama ayrılık ağlaması değil, sevda ağlaması. Yaratanın diyarına, sevgilinin diyarına bir kul daha göndermenin ağlayışı! Bu ağlayış gidememenin, hakkı ile kulluk edememenin ağlayışı. Bu ağıt sevginin ve özlemin ağıtı.

Selam ve gözyaşı yükü ile yola çıktık. Selamlar dillerde, yaşlar gözlerde, kulluk edememenin acziyeti ise gönüllerde hep bir ağızdan resule selam söylendi. Ama yüce Mevla’ya gönülden kimse duymadan aczler bildirildi. Zira bende bu kutsal yolun yolcularını yolcu ederken öyle yapmamış mıydım? “Allah’ım; layık değilim, kulluk edemedim ama Sen Rahmansın beni de çağır” dememiş miydim? Günahkâr dilimle “selam götürün Resulüme” dememiş miydim? Yıllarca selam gönderdim, şimdi ise ben götürüyorum.

Allah’ım bu yolculuğu tamamlamayı nasip et ve bana kolaylaştır. Âmin.

Rahmanın Adı ile…

(13 Aralık 2006 - Sivas)

Hamd Rab’bıma. Salât, selam Resulüne, âline, ashabına…
Evine çağıran Allah’a hamdolsun. Bu kutsal yolculuğu arzu eden, gönülleri özlem ile yanan Müslümanlar arasından beni de seçti.

Kâbe’yi ziyaretin, orayı haccetmenin, Allah’ın üzerimizdeki hakkı olduğunu bize öğreten Allah Resulü sevgili peygamberimiz Muhammed Mustafa’ ya salât ve selam olsun. O;hayatımız için, dünyamız için, ahiretimiz için bize en güzel rehber ve kurtarıcı. Allah’ım O’nun gibi haccetmeyi, O’nun gibi yaşamayı, O’nu sevmeyi bana nasip et. Âmin.

Kutlu yolculuğa sayılı günler kaldı. Dünyevi hazırlıklar bir şekilde yerine geliyor. Bedenim hazır ama ruhumu hazır hissetmiyorum. Hissedemiyorum, zira dünya ve sıkıntıları etrafımı çepe çevre sarmış durumda. Kurtulmalıyım bu kalıptan, kurtulmalıyım bu çileden. Döndürmeliyim Rabbime ruhumu ve gönlümü. Dönmeliyim Kâbe’ye. Dönmeliyim âlemlere rahmet sevgili peygamberime.

Bugün Çarşamba, Pazar Medine’ye hareket edeceğiz ve ilk Allah Resulünü ziyaret edeceğiz. Hayat kılavuzumuzun eğitimine gidiyoruz. O’na karşı yüzüm yok, sünneti hakkı ile yerine getiremedim ama O’nu seviyorum. Beni hac ibadetine O hazırlayacak. Her işte rehberim, önderim, örneğim O. Zira O hep “ümmetim ümmetim” derdi. Beni Rabbimin huzuruna şuan olduğu gibi dünya kokusu ile göndermez. Beni çağırıyor; Allah’a, O’nun evine hazır gitmem için, hazırlamak için çağırıyor.

Allah’ım o kutulu çağrıcının çağrısını duydum ve hazırlanıyorum. Bana bu kutlu yolculuğu nasip et. Âmin.
“Ben cinleri ve insanları,
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”


“Kim hacc yapmak isterse acele etsin.
Çünkü olur ki insan hastalanır (bineği) kaybolur,
(gitmeye mani) bir iş zuhür eder."